KÂBE

MECNUN, LEYLÂNIN KÖYÜNDE

Binbir güçlük ve perişanlıktan sonra, Mecnun Leyla’nın köyüne vardı. Köydeki köpeklerin gözlerinden ve ayaklarının altından öptü. Mecnunun bu halini görüp, ne yapıyorsun? Köpeğin gözü ve ayağı öpülür mü? diyenlere:

— O gözler Leyla’yı gördü; o ayaklar Leyla’nın bastığı yerlere bastı. Leylâ’mı gören göze hürmetim vardır. Leylâ’nın bastığı yere basan ayak benim başımın tacıdır, deyip Leyla’ya olan aşkını ispat etti ve Leyla’sını sordu:

— Öldü, dediler. Kabrini sordu. Başka bir mezar gösterdiler, o mezara gitti ve mezarın toprağını kokladı. Bu benim Leyla’mın mezarı değil dedi ve koklaya koklaya Leyla’nın mezarını buldu ve:

— İşte burası dedi ve ruhunu Leyla’nın mezarının üzerinde teslim ederek öldü.

Buradaki inceliği anlamak lütfunu Cenâb-ı Hak bizlere nasip etsin. Âmin.

Seven böyle olur. [1]

KÂBE’NİN MAHŞERE GELİŞİ

Tevrat’ta anlatıldığına göre:

Hak Teâlâ Hazretleri kıyamet gününde arştan yetmiş bin melek gönderir. Her birinin elinde altından bir zincir olur. Onlar Kâbe’ye gelip derler ki:

— Ey Kâbe sende mahşer yerine gel. Kâbe ise:

— Dileğim kabul edilinceye kadar bir yere gitmem der. Melekler ne istiyorsun diye sorarlar. Kâbe der ki:

— Yâ Rabbi beni ziyarete gelen ve etrafımda tavaf eden kimseleri bana bağışla. Cenâb-ı Hak:

— Bağışladım ey Kâbem, seni zayerete gelen kişileri mahşerin en büyük korkusundan emin kıldım.

Ondan sonra bir münadi:

— Ey Kâbe mahşer yerine gel diye nida eder ve Kâbe mahşer yerine gelir ve der ki:

— Yâ Muhammed! Beni ziyaret edenlere ben şefaatçi olayım, gelmeyenlere de sen şefaatçi ol, der.

Kıyamet gününde bütün hacılar Kâbe’nin halkasına yapışırlar, öylece sıratı geçer ve cennete girer. Hacılar da Kâbe ile beraber cennete girerler.[2]

HACER’UL ESVED NASIL BİR TAŞTIR?

Hacer’ul Esved, cennet yakutlarından bir taştır. Kıyamet günü iki gözü ve konuşan dili olduğu halde  Allah’ın katına gelecek ve kendisini sadâkatle öpenlere şâhitlik edecektir[3]

HZ. ÖMER VE HACER’UL ESVED

Hz. Ömer Hacer’ul Esvedi öptü ve sonra:

— Ben, senin ne kârı ne de zararı dokunan bir taş olduğunu biliyorum. Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim ben de seni öpmezdim, dedi ve ağladı. Hatta, inilti ve hıçkırığı duyuldu. Sonra ardına baktı ve Hz. Ali (r.a.)’ı gördü.

— Yâ Ebâ Hasen! İşte burada göz yaşları dökülür, burada dualar kabul olunur, dedi. Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Ömer’e hitaben:

— Yâ Emîral mü’minin bu taşın hem zararı hem de kârı dokunur, dedi. Hz. Ömer:

— Nasıl olur, deyince, Hz. Ali:

— Allâh-ü Teâlâ, Adem atamızın zürriyetinden ruhlar âleminde ahdi mîsak aldığı vakit onu yazdı ve Hacer’ul Esved taşının içine koydu. İşte bu taş, mü’minlerin vefa edip sözlerinde durdukları için lehlerinde, kâfirlerin de ahdlerinde durmadıkları için aleyhlerinde kıyâmet

gününde şâhitlik edecektir, dedi.[4]

İşte Kâbe’yi Muazzama’yı tavaf esnasında Hacer’ul Esved-i istilâm ederken okunan:

— Allah’ım! Sana iman eder, senin kitabını tasdik eder ve ahidimizde dururuz, duasının manası budur[5] dedi.

Hakimin rivayetinde şu ziyade vardır:

— Hz. Ömer, Hz. Ali ile yapmış olduğu karşılıklı konuşmaların sonunda Hz. Ali’ye hitaben şöyle dedi:

— Ey Ali (Yâ Ebâ Hasen)! Senin bulunmadığın yerde Allah (c.c.) beni yalnız bırakmasın, dedi.[6]

HACER’UL ESVEDİ ÖPMEK

Hacer’ul Esved-i öpmek ve ona el sürmek: “Allah’ın bütün yasaklarından kaçacağına dair söz vermek demektir.”

İbn-i Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Hacer’ul Esved, Allah’ın yeryüzündeki andıdır. Kim onu öper veya eliyle temas ederse, Allah ile musafaha etmiş ve onun andını kabul etmiş demektir, diyor.

Ebu Cehil’in oğlu İkrime (r.a.)’da şöyle diyor:

Haceru’l-Esved, Allah’ın  yeryüzündeki andıdır. Kim Rasûlullah’a yetişip biat edemezse, bu taşa elini sürsün işte böyle yaparsa, Allah ve Rasûlüne biat etmiş sayılır, diyor.

Başka bir rivayette ise: Yüce Allah, Adem (a.s.)’ın soyunu ortaya getirip  onlarla anlaşmasını yaptıktan sonra             (           اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ       ) “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorunca, ruhlarda       قَالُوا بَلاَ)     “Evet, Yâ Rabbi, Sen, bizim Rabbimizsin” demişler. İşte buna Allah ile ruhlar arasında yapılan anlaşma diyorum. Bunu bir şeye kaydettirip Hacer’ul Esvede tevdi etmiştir. Kim bu taşı öperse, Allah ile yaptığı sözleşmeyi yenilemiş demektir.

Onun için tavaf esnasında: “Allâhümme imânem bike ve tasdigam bikitabike ve vefâem biahdike” diye dua ediyoruz.

Demek oluyor ki: Allah’a verdiği sözü tutan, peygamberin sünnetine uyan, kimseye Allah (c.c.) cennette büyük mükâfat verecektir. Bunu Cenâb-ı Hak, Fetih Sûresinin onuncu âyetinde şöyle buyuruyor:

اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيِهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَأِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَ مِنْ اَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهِ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” Fetih Sûresi, Âyet: 10.

KÂBENİN PEYGAMBER EFENDİMİZİN KABRİNİ ZİYARET ETMESİ

Kâbe’yi Muazzama, Cenâb-ı Hak’tan izin alarak Peygamber Efendimizin kabrini ziyarete vardı ve dedi ki:

— Ey Allah’ın Nebisi! Ümmetinden üç tâife için kaygılanma, onlar için endişe etme. Onlara muhakkak ki ben şefaatçi olacağım.

Birincisi: Beni gelip gerek umre ve gerekse hac için tavaf edenler.

İkincisi: Beni tavaf etmek için yola çıkıp, bana kavuşamadan yolda vefat edenler.

Üçüncüsü: Bana gelmek için can atıp, fakat gelme imkânı bulamayanlardır.

Medine’yi Münevvere’ye giden, Kâbe’nin hakikatidir. Yoksa taştan yapılmış binası değildir. [7]

RÜKN-Ü YEMÂNÎ

Atâ diyor ki: Rasûlullah (s.a.v.)’e:

— Yâ Rasûlellah! Rüknü Yemâni’yi çokça istilâm ettiğini görüyoruz, dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) cevâben buyurdular ki:

— Ne zaman Rükn-ü Yemâni’ye gelsem, muhakkak Cebrâil’i orada ayakta görüyorum, istilâm edenler için istiğfar ediyor, buyurdu.

Abdullah İbn-i Zübeyr’in babası, tavaf esnasında oğluna:

— Beni, Rükn-ü Yemâni’ye yaklaştır. Çünkü O muhakkak cennet kapılarından bir kapıdır.

Mücâhid de diyor ki:

— Her kim Rükn-ü Yemâni’nin üzerine elini koyup dua ederse muhakkak kabul olunur. Zira haber aldım ve öğrendim ki, Rükn-ü Yemâni ve Hacer’ul Esved de daima 70.000 melek bulunur. Bu durum Allah-ü Teâlâ’nın beyti yarattığı günden beri devam eder.[8]

BİZ İKİBİN YIL ÖNCE HACCETMİŞİZDİR

Tavaf duasının nasıl başladığı anlatılıyor:

Hz. Adem her yıl yaya olarak Mekke’ye gelerek yetmiş defa hac yaptı.[9]

Hz. Âdem, Kâbe’yi yedi kere tavaf ettiği sırada meleklerle karşılaştı. Melekler:

— Hz. Âdem’in haccını tebrik ettiler ve biz bu beyti senden 2000 yıl önce tavaf ettik, hac yaptık, dediler.

Hz. Adem:

— Siz tavaf ederken ne derdiniz diye sordu. Melekler:

سُبْحَانَ اللَّهِ وَ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَ اللَّهً اَكْبَرُ

derdik, dediler. Hz. Âdem, buna:

وَ لاَ حَوْلاَ وَ لاَ قوَّةَ اِلاَّ بِا للَّهِ

وَ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِا للَّهِ

cümlesini ekledi. Bunun üzerine melekler bu cümleyi de ekleyerek okumaya başladılar.

Hz. İbrâhim’de hac ve tavaf sırasında meleklerle karşılaştı. Melekler, Hz. İbrahim’e selam verdiler. Hz. İbrahim onlara:

— Siz tavafınızda ne derdiniz? diye sordu. Melekler:

Biz, baban Âdem’den önce:

سُبْحَانَ اللَّهِ وَ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَ اللَّهً اَكْبَرُ

derdik. Bunu ona öğrettik o’da buna:

وَلاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِا للَّهِ

cümlesini ekledi dediler. Hz. İbrahim’de buna:

الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

ekledi. Melekler de böyle yapmaya başladılar. Neticede bugünkü tavaf duası ortaya çıktı:

سُبْحَانَ اللَّهِ وَ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَ اللَّهً اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِا للَّهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

TUZ NİMETİ

İbrahim (a.s.) oğlu İsmâil (a.s.) ile beraber Kâbe’yi yapınca Allah’ın emriyle Ebû Kubeys dağına çıkarak şöyle nida etti:

— Ey insanlar! Allah-ü Teâlâ sizin menfaatiniz için bir Kâbe bina edip size hac ile emreyledi, o beyti haccediniz, diye haykırdı.

Babalarının sulbünden ve analarının rahminden “Lebbeyk” sedası ile İbrâhim (a.s.)’a cevap geldi: Bu cevabı bazıları bir

defa bazıları da birkaç defa tekrarladılar. Onun içindir ki, bir defa cevap verenler yalnız bir defa, tekrar edenler ise kaç defa tekrar ettilerse o kadar hacca giderler. Hiç cevap vermeyenler de hiç hacca gitmeyenlerdir.

İbrahim (a.s.) bu “Lebbeyk” seslerini işitince:

— Yâ Rabbi! Bu ses kimlerindir, diye sorunca, kendisine:

— Onlar Muhammed ümmetidir, cevabı ilâhisi gelmiştir.

Cebrâil (a.s.) Hz. İbrahim’e, Allah-ü Teâlâ’nın emri ilâhisini tebliğ buyurdular.

Ümmeti Muhammed’e ikram etmek istiyorsan, şu bir tutam “Kâfuru” al ve nida ettiğin yerden yeryüzüne üfle. Ondan “Tuz” hasıl olacak Ümmet-i Muhammed ondan yararlanacak ve bu da senin onlara ikramın olacaktır.

İbrâhim’de kendisine tarif ve emrolunan şekilde hareket etti. Verilen “Kâfuru” üfledi. Rüzgarda o “Kâfuru” yeryüzüne dağıtıp bir kısmını suya, bir kısmını da dağlara sürükledi. Bu surette dağlar ve denizler “Tuz” oldular.

İşte bir tuz nimeti, Kâbe’yi Muazzamaya karşı olan muhabbetin ve Hz.

İbrahim (a.s.)’ın davetine icabetin bereketidir.[10]

ACVE HURMASI

Medine’nin hurması dünyanın en meşhur hurmalarındandır. 99 çeşidinin olduğu söylenir. Bunların içinde en meşhurları “Acve” hurmasıdır. Aç karına 7 adet yiyene şifa olur. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

اَلْعَجْوَةُ مِنَ الْجَنَّةِ وَ فِيهَا شِفَآءٌ مِنَ السَّمِّ

“Acve hurması cennetten gelmiştir. Onda hastalıklar için şifa vardır.”

İmam-ı Bezzaz’a göere: Acve bir mucize-i rasûl hurmasıdır.

Bir kimse bir gün huzuru seadete gelerek yakılmış bir hurma dalını göstererek.

— Yâ Muhammed! Bu hurma dalını dik eğer biterse bizde senin nübüvvetini tasdik ederiz, dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) yanmış hurma dalını yere dikti. O daldan mûcize olarak hurma hasıl oldu, meyve verdi. İşte bu mucizeden meydana gelen hurmaya “Acve”

hurması denir. Bu hurmayı yediğimiz zaman yanıksı bir koku hissederiz. Peygamber “Acve” hurmasının çok sevmiş ve hastalar için de şifalıdır, buyurmuştur.

“Her kim sabahları 7 adet “Acve” hurması yerse o gün o kimseye zehir ve sihir tesir etmez” buyurmuştur.

“Kim, sabahları Medine’nin iki tepesi arasındaki ağaçların hurmasından yedi adet yerse o gün akşama kadar ona hiç bir şeyin zararı dokunmaz. Eğer akşam yerse sabaha kadar hiçbir zarar ve ziyana uğramaz” buyurmuştur.

“Acve hurması şifa olup, aç karnına yiyenler için şifadır” buyurmuştur.[11]

SAYHANÎ HURMASI

Câbir (r.a.)’den:

“Bir gün Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Ali ve ben hurma bahçelerine doğru gidiyorduk. Hz. Ali, Rasûlullah’ın yanında, ben de onlardan biraz geride idim. Bir hurma ağacının yanından geçerken, hurma ağacı büyük bir heyecan ve şevke gelerek bir çığlık kopardı. Ben korktum, ağaç dedi ki:

— Şu zat Muhammedü’r-Rasûlullah (s.a.v.), yanındaki de Seyfullah diye, bağırdı.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) bu hurma ağacına “Sayhanî” hurması adını verdi.

Medine-i Münevverenin hurması da toprağı da şifadır. Çünkü âlemlere rahmet

olarak gönderilen Peygamber Efendimizin şifa ve bereket duasına mazhar olmuştur.[12]

KIBLENİN DEĞİŞMESİ

Müslümanlar, Medine’de namazlarını Peygamberler makâmı, evliya durağı olan Kudüs’e yani Kur’an lisanıyla Mescid-i Aksa’ya doğru kılarlardı. Yahudilerin dedi-kodu vesilesi yapmaları yüzünden Hz. Peygamber, Kâbe’nin kıble olmasını cân-u gönülden arzu ediyordu.

Zira, Kâbe’yi Muazzama, Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil (a.s.) ile Cenâb-ı Hakk’ın emriyle yaptığı mukaddes bir mekândı. Ayrıca, müslümanların günde beş vakit namazda Kâbe’ye yönelişleri vatanları olan Mekke’yi dolayısıyla Kâbe’yi yâd etmek olacağından bütün müslümanların arzusu da bu doğrultudaydı.

Nihayet, Peygamber Efendimizin Medine’ye hicretinden 16-17 ay (1,5 yıl) sonra Peygamber Efendimiz, ashâbı ile birlikte bir gün Seleme oğulları yurduna gitmişti. Orada Seleme oğulları mescidinde öğlenin farzının iki rekatını kıldıktan sonra kıblenin Mescid-i Aksâ’dan, Mescid-i

Harâma çevrildiğini beyan eden âyeti kerîme nâzil oldu.

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِى السَّمَآءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَيهَا فَوَلِّ وَجْهِكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَ حَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ وَ اِنَّ الَّذِينَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

“(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” Bakara Sûresi, Âyet: 144.

Müslümanlar, bu âyeti celîle nâzil olunca Peygamberimizin yaptığını aynen yaparak yüzlerini Kâbe’ye çevirdiler. Yani saflar yer değiştirdi ve o andan itibaren artık müslümanların kıblesi Kâbe olmuş oldu.

Kıble değişince Mekke müşrikleri :

— Muhammed emirlerinde tereddüt eder oldu. Doğduğu yerin hasretinden ona döndü. Yakında bizim dinimize dönebilir, diyerek kendi kendilerini teselli ediyorlardı.

Yahudiler, yine Muaz İbn-i Cebel’e:

— Muhammed bizim kıblemizi hasedinden terketti. O biliyor ki, bizim

kıblemiz peygamberlerin kıblesidir. Biz hak ve adâleti gözetenlerdeniz, demişlerdi.

Muaz İbn-i Cebel’de:

— Belki hak ve adâlet üzere bulunan biziz, demişti. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

وَ كَذَلِكَ جَعَلْنَا كُمْ اُمَّةً وَ سَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَآءَ عَلَى النَّاسِ وَ يَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا

“Biz işte sizi (Muhammed Ümmetini) dosdoğru yola ileterek, ortada yürüyen hak ve adâleti gözetir bir millet kıldık.” Bakara Sûresi, Âyet: 143.

Bundan da anlaşılıyor ki: Muhammed Ümmeti, diğer ümmetlerin en hayırlısıdır.

Yine rivâyet edildiğine göre: Yahûdiler, müslümanlara: Mescid-i Aksa’ya dönerek kıldığınız namazları söyleyin. Eğer o hidayetse, hidâyetten dönmüş oldunuz. Şâyet dalâletse, dalâleti din edinmiş oldunuz. O zaman şimdiye kadar ölenleriniz dalâlet üzere öldüler, demişlerdi.

Kıblenin tahvilinden önce Kudüse, yani Mescid-i Aksa’ya doğru kılınan namazların boşa gitmeyeceğini Bakara Sûresinin 143. Âyetinde şöyle haber  veriyor:

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ اِيمَانَكُمْ اِنَّ اللَّهَ بِا لنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ

“Kıblenin tahvilinden önce Mescid-i Aksâ’ya doğru kıldığınız namazları Allah zâyi etmez. Kabul eder. Zirâ, Allah’ın insanlara merhameti boldur. O ziyade esirgeyicidir.”[13]

KÂBE’Yİ İBRÂHİM (A.S.) İLE OĞLU İSMÂİL (A.S.) YAPIYORLAR

Bunu bize Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Keriminde şöyle haber veriyor:

وَ اِذْ يَرْفَعُ اِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَ اِسْمَعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.” Bakara Sûresi, Âyet: 127.

Mü’minler! İbrâhim (a.s.)’ın Kâbe’yi Muazzama’yı yaparken “İskele” olarak kullandığı bir taş vardı, biliyorsunuz. Şimdi bu taşta İbrâhim (a.s.)’ın ayak izi var ve camekan içinde bir fanusun içine yerleştirilmiş vaziyettedir. Biz buraya Makâm-ı İbrâhim, diyoruz.

Makam-ı İbrâhim’de namaz kılmamızı Cenâb-ı Hak emrediyor:

وَ اِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةَ لِلنَّاسِ وَ اَمْنًا وَ اتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرَاهِيمَ مُصَلَّى وَ عَهِدْنَآ اِلَى اِبْرَاهِيمَ وَ اِسْمَعِيلَ اَنْ طَهِّرَا بِيْتِيَ لِلطَّآئِفِينَ وَ الْعَاكِفِينَ وَ الرُّكَّعِ السُّجُودِ

“Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i temiz tutun, diye emretmiştik.” Bakara Sûresi, Âyet: 125.

Ancak, İbrâhim (a.s.)’ın makamında namaz kılmak, Ümmet-i Muhammed’e “Müstehap” olan bir emirdir. Bunu böyle bilmemiz lâzım.[14]

Allah-ü Teâlâ’nın emriyle İbrâhim (a.s.) ile oğlu İsmâil (a.s.) Kâbe’yi inşâ edince Cenab-ı Hak:

وَ اَذِّنْ فِى النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَ عَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

“Yâ İbrâhim! İnsanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üzerinde uzak yollardan sana gelsinler.” Hac Sûresi, Âyet: 27.

İbrâhim (a.s.)’da Ebû Kubeys dağına çıkarak şöyle nidâ etti:

— Ey İnsanlar! Allâh-ü Teâlâ, sizin menfaatiniz için bir Kâbe bina ettirdi ve size hac yapmanızı emretti.

O beyti haccediniz diye haykırınca:

 Babalarının sulbünden ve analarının rahminden “Lebbeyk” sedalarıyla İbrâhim (a.s.)’e cevap geldi.

Bu cevabı bazıları  bir defa, bazıları bir kaç defa tekrarladılar. Bazıları da hiç cevap vermediler. İşte “Ruhlar Âleminde” İbrâhim (a.s.)’ın nidâsına cevap verenler hacca geliyor. Cevap vermeyenler gelemiyor. Dünyanın en zengin adamı bile olsalar.

 Ne mutlu sizlere ki, İbrâhim (a.s.)’ın nidasına cevap vermiş ve Allah’ın evine ziyarete gelmişsiniz.

Sizler, Peygamber lisâniyle Allah’ın misâfirlerisiniz. O eşsiz insan, yüce Peygamber bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:

اَلْحَآجُّ وَ الْعُمَّارُ وَفْدُ اللَّهِ عَزَّ وَ جَلَّ وَ زُوَّارُهُ اِنْ سَئَلُوهُ اَعْطَاهُمْ وَ اِنْ اِسْتَغْفِرُوهُ غَفَرَلَهُمْ وَ اِنْ دَعَوْ اُسْتُجِيبَ لَهُمْ وَ اِنْ شفَّعُوا شُفِّعُوا

“Hac ve umreye gelenler Allah’ın misafirleri ve ziyaretçileridir. Onlara dilediklerini verir. Onları bağışlar. Dualarını kabul eder ve onlar şefaat olunurlar.”

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

مَنْ حَجَّ الْبَيْتَ فَلَمْ يَرْفُثْ وَ لَمْ يَفْسُقْ خَرَجَ مِنْ ذُنُوبِهِ كَيَوْمِ وَ لَدَتْهُ اُمُّهُ

“Kim yasaklanan şeylerden kaçınarak Kâbe’yi ziyaret ederse, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınır.”[15]

Hocam! Bu yasaklar Nelerdir? diye bir soru aklınıza gelebilir. Bunu da Mevlâmız, Bakara Sûresinin 197. Ayetinde bizlere şöyle haber veriyor:

اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ فَمَنْ فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلاَ رَفَثَ وَلاَ فُسُوقَ وَ لاَ جِدَالَ فِى الْحَجِّ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللَّهُ وَ تَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى وَاتَّقُونِ يَآ اُولِى الْاَلْبَابِ

“Hac mâlum aylardır. Kim bu aylarda hac yaparsa, bilmeli ki, hacda kadına yaklaşmak -günah işlemek- kavga etmek yoktur. Hayır namına ne yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de azık tedârik edin.

Muhakkak ki azığın en hayırlısı Takva’dır. Ey akıl sahipleri, benden korkun!”

Cenâb-ı Hak, haccınızı mebrûr eylesin. Bizi cennet ve cemâliyle müşerref eylesin. Yine peygamber lisânıyla “Mebrûr bir haccın karşılığı ancak cennettir” buyurmuştur. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun.

ALTIN OLUKTA NAMAZ

Altın oluğun altında oturup hulûsi kalp ile dua eden kimsenin duası kabul olunduğu gibi aynı zamanda anasından yeni doğmuş gibi günahsız olur.

O mübârek yerde iki rekat namaz kılıp secde de herhangi bir muradı için dua ederse emeline kavuşur.

Hıcr-i İsmâil’in Rükn-ü Şâmî tarafında kılınan iki rekat namaz 70.000 geceyi ihya etmiş ve beyt-i âzam-ı mebrûr ve makbul olarak 40 kere tavaf yapmış olmanın sevabını kazandırır.

SEKİZ CENNET KAPISI NEREYE AÇILIR?

1- Hacer’ul Esved.

2- Mâkam-ı İbrâhim.

3- Zemzem Kuyusu.

4- Safa.

5- Merve.

6- Altın Oluk.

7- Rükn-ü Yemâmi.

8- Kâbe-i Muazzama’nın içine açılır.

KÂBE’YE GÜNDE 120 RAHMET İNER

Rasûlullah (s.a.v.) günde Kâbe’yi Muazzama’ya 120 rahmet iner. Bunlardan:

60 tanesi tavaf edenlere

40 tanesi namaz kılanlara

20 tanesi de Kâbe’ye bakanlara iner[16] buyuruyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde:

“Kâbe’yi çok tavaf edin. Zirâ, kıyamet günü amel defterinizde bulacağınız amellerin en kıymetlisi ve en çok heves edilenlerindendir.”[17]

SAFA İLE MERVE’NİN TARİHÇESİ

اِنَّ الصَّفَا وَ الْمَرْوَةَ مِنْ شَعَآئِرِ اللَّهِ

“Safa ile Merve, Allah’ın nişânelerindendir.” Bakara Suresi, Âyet: 158.

Safa ile Merve, Mekke’de Kâbe’yi Muazzama’nın çok yakınında iki tepenin adıdır. Rivayet edildiğine göre: Cahiliyye devrinde Safa’da “İsaf” adlı bir put,

Merve’de de “Nâile” adlı diğer bir put vardı. Müşrikler, bunların arasında gider, gelirler ve bu putları meshederlerdi.

İslâm gelip de putları kırınca, müslümanlar, Safa ile Merve arasında sa’yden çekindiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil oldu.

فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا

“Her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur.” Bakara Sûresi, Âyet: 158.

وَ مَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَأِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

“Kim bir hayır işlerse şüphe yok ki Allah, yaptığı iyiliğin karşılığını verir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. O hepsini bilir.” Bakara Sûresi, Âyet: 158.[18]

SAFA İLE MERVENİN, ZEMZEMİN İSLÂM TARİHİNDEKİ YERİNE BİR GÖZ ATALIM

İbrâhim (a.s.) Kur’an lisanıyla şöyle dua ediyordu:

وَ اِذْ قَالَ اِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ اَمِنًا وَاجْنُبْنِى وَ بَنِىَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَ

“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: “Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” İbrahim Sûresi, Âyet: 35.

رَبِّ اِنَّهُنَّ اَظْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِى فِأِنَّهُ مِنِّى وَمَنْ عَصَانِى فَأِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Çünkü, onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.” İbrahim Suresi, Âyet: 36.

Rivayete göre:

İbrâhim (a.s.)’ın hanımı Sâre validemizin çocuğu olmamıştı. Sâre validemiz, Cariyesi Hacer ile evlenmesi için müsaade etmişti. Ondan İsmâil (a.s.) dünyaya geldi. Sonra Sâre validemiz, Hacer vâlidemizi kıskandı oğlu ile birlikte onları

Şam’dan çıkarıp başka bir yere götürmesi için İbrâhim (a.s.)’a tabiri câizse eziyet etti.

İbrâhim (a.s.) karısı Hacer validemizle oğlu İsmâil’i Mekke’ye götürdü. Ve Beyt-i Şerifin olduğu yere bıraktı. O tarihte, orada ne bir bina, ne bir insan hiç bir şey yoktu. Yanlarına bir dağarcık su, biraz hurma ve bir testide su bıraktıktan sonra İbrâhim (a.s.) onların yanından ayrıldı. Hacer vâlidemiz, İbrâhim (a.s.)’ın ardından koşarak:

— Yâ İbrâhim! Bizi böyle kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun, diye bağırdı. Yoksa Allah sana böyle mi emretti, dedi.

İbrâhim (a.s.)’da

Evet Rabbim böyle emretti deyince, Hacer vâlidemiz, öyleyse bizi o korur, dedi. Ve İsmâil (a.s.)’ın yanına döndü.

İbrâhim (a.s.) bir müddet yürüdükten sonra Kâbe’ye doğru döndü ve Cenâb-ı Hakka şöyle dua etti:

رَبَّنَآ اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيِّتِى بِوَادٍ غَيْرِ ذِى زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَوةَ فَاجْعَلْ اَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِى اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

“Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” İbrahim Sûresi, Âyet: 37.

İsmâil (a.s.) o vakit süt çocuğu idi. Hacer validemiz, hurmaları yedi, suyu içti. Nihayet bir müddet sonra aç ve susuz kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Bir kimse bulmak ümidiyle Safa tepesine çıktı. Sonra Merve’ye indi, gitti geldi… Bu gidiş-geliş tam yedi kez devam etti. Hacer validemizin bu gidiş gelişi ümmete vâcip oldu. Son defa Merve üzerinde iken bir ses işitti. Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde bir meleğin kanadıyla yeri eştiğini gördü. Ve su meydana çıktı. Hacer validemiz buna çok sevindi, boşa akıp gitmesin diye etrafını çevirdi ve testisini doldurdu.

Rivayet edilir ki:

Peygamber Efendimiz: “Allah-ü Teâlâ, İsmâil’in anasına rahmet etsin. Eğer zemzemin etrafını çevirmeseydi, şimdi pınar olup akardı” buyurmuştur.

Melek Hacer validemize:

— Korkma! Allah sizi yalnız bırakmaz, korur, dedi. Burada çok eskiden Hz. Âdem’in yaptığı Beytullah vardı. Oğlun

İsmâil ile babası İbrâhim onu yeniden yapacaklar, dedi.

Aradan bir müddet geçti. Cürhümîler’den bir cemaat Mekke’ye uğradı. Bir kuşun Zemzemin bulunduğu mevkide uçmakta olduğunu gördüler. Birbirlerine su olmasa, bu kuş burada uçmaz. Biz buraya bundan evvel de gelmiştik. Su yoktu. Şimdi bu nereden çıktı, dediler. Cemaat Hacer validemizin yanına gelerek orada yerleşmek için izin istediler. Hacer vâlidemiz de:

— Zemzem suyunda bir hakları olmamak şartıyla bu teklifi kabul etti. Cürhümîler oraya evler yaptılar ve orası büyük bir kasaba halini aldı.

Nihayet İsmâil (a.s.) büyüdü. Bir delikanlı oldu. Ve Mekke’ye yerleşen Cürhümîlerden kız aldı. Bir müddet sonra Hacer validemiz vefat etti.

ŞEYTAN TAŞLAMANIN SEVABI NEDİR?

Bezzar, Taberani ve İbn-i Hibbân’ın sahihinde rivâyet ettikleri uzunca bir hadiste şöyle buyuruluyor:

Kişi taşları atınca bunun sonucunun ne olacağını ve bunu yapmakla ne kazanacağını ölümünden kıyamet gününe kadar ne bilir ne de duyar.

İbn-i Hibbân diğer rivâyetinde şu ifade var:

Taşların atılmasına gelince, attığın her çakıl taşı büyük günahlarından birine keffârettir.

Taberâni’nin rivâyet ettiği bir hadiste ise:

Adamın biri Rasûlullah (s.a.v.)’e gelerek:

— Ey Allah’ın Rasûlü! Bu taşları atmakla kazancımız ne olacak? diye sorunca, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

— Bunların karşılığını en muhtaç olduğun bir günde yani kıyâmet gününde Rabbinin yanında bulacaksın, buyurdular.

Taberâni ve Hâkim Ebû Saîd el-Hudrî ‘den rivâyet ettikleri hadis-i şerifte Ebû Saîd el-Hudrî der ki:

— Ey Allah’ın Rasûlü! Biz, her sene atılan bu taşların eksildiğini görüyoruz, doğru mudur? Peygamber Efendimiz, cevâben:

— Kabul edilen taşlar yukarıya göğe kaldırılır. Böyle olmasaydı biriken taşlar dağlar gibi olurdu.[19]

Kâbe’nin her sene en az altıyüz bin hacı tarafından ziyaret edileceğini Allah-ü Teâlâ Hazretleri vâdetmiştir. Son yıllarda bu rakam milyonların üzerine çıkmıştır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunu şöyle haber veriyor:

“Atılan taşlar yukarı kaldırılmasaydı, yüzlerce seneden beri biriken taşlar dağlar gibi olurdu.”[20]

Allah-ü Teâlâ Hazretleri daha iyisin bilir.

EBÛ DÜCÂNE’YE UHUT’TA TESLİM EDİLEN KILIÇ

Uhud  savaşında Peygamber Efendimiz:

“Üzerinde, korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var! İnsan kaderden korkaklıkla kurtulamaz” yazılı bulunan kılıcı eline alarak:

— Bu kılıcı benden kim alır? diye sordu.

Ashabtan bir çoğu ben yâ Rasûlellah ben almak istiyorum diyerek ellerini uzattılar.

Peygamberimiz tekrar:

— Bu kılıcın hakkını vermek şartıyla benden kim alır? diye bağırınca, Zübeyir b. Avvam:

— Ben alırım, yâ Rasûlellah, dedi.

Fakat, Peygamberimiz ona vermek istemedi. Daha birçokları istediler, ama Peygamberimiz onlara da vermek istemedi. Ensar’dan Ebû Dücâne ayağa kalkarak:

— Yâ Rasûlellah! Nedir o kılıcın hakkı, diye sordu. Peygamberimiz:

— Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar onu düşmana vurmandır. Onun hakkı onunla müslüman öldürmemen, onunla kâfirlerin önünden kaçmamandır, buyurdu. Kısaca zafer veya şehadet elde edinceye kadar onunla çarpışmandır, buyurdu.

Ebû Dücâne:

— Yâ Rasûlellah! Ben onu hakkını vermek üzere alıyorum, dedi. Peygamberimiz de kılıcı ona verdi. Ebû Dücâne çok cesur, kahraman bir kişiydi. Harp meydanında kurnaz davrandı. Başına kırmızı bir sargı sarar, halkın yanına onunla çıkar, çarpışmak istediğin onunla belli ederdi.

Ebû Dücâne, kılıcı aldı ve çalımlı çalımlı yürümeye ve gezinmeye başladı. Zübeyr b. Avvam ise kılıcın kendisine verilmeyişinden üzgündü. Ve ben halası Safiyye’nin oğlu ve Kureyş’ten olmama rağmen bana vermedi. Zübeyr benden fazla ne yapacak sanki? Göreceğiz diyordu. Ve Ebû Dücâne’yi tâkibe başladı.

Ebû Dücâne, başına kırmızı bir sarık sararak meydana çıkınca, Ensar:

— Ölüm alâmetiyle Ebû Dücâne çıktı artık! dediler.

O da:

— Ben, sevgilimle hurmalıkların yanındaki dağın eteğinde bulunduğumuz sırada, hiçbir zaman harp saflarının gerisinde kalmamak üzere andlaşmışımdır.

Düşmanlara Allah’ın kılıcıyla vururum, diyordu. Gerçekten, Ebû Dücâne, kime rastlarsa, onu vurup öldürüyordu.

Zübeyr b. Avvam, onun ne yapacağını görmek için tâkip ediyordu.

Nihayet Ebû Dücâne, azılı bir kâfir ile karşılaştı. Müşrik, Ebû Dücâne’ye saldırdı.

Ebû Dücâne, onun darbesinden, kalkanıyla korundu. Kalkan müşrikin kılıcını tutup bırakmadı. Sıra Ebû Dücâne’ye gelmişti. Bir vuruşta onu yere serdi.

Ebû Dücâne, ulaşabildiği, yetişebildiği her yeri yarıp yırtarak, kesip biçerek dağın eteğinde deflerle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar ilerledi.

Ebû Dücâne der ki:

— Uzaktan birini gördüm ki, halka son derece kızıyor, hırslanıyordu. Üzerine yürüyüp vurmak için kılıcımı kaldırdığım zaman, büyük bir çığlık kopardı. Onun bir kadın olduğunu görünce, Rasûlullah’ın kılıcının şerefini gözettim de onu kadına vurmadım!

Zübeyr b. Avvam, Ebû Dücâne’nin böyle her tarafa yetiştiğini ve Utbe’nin kızı ve Ebû Süfyan’ın karısı Hind’e kılıcını kaldırmışken vurmadığını onu öldürmekten vazgeçtiğini görünce, kendi kendime:

— Demek ki, kılıcın kime verileceğini Allah’ın Rasûlü daha iyi bildiği için ona vermiş, dedim.

Vallâhi ben, onun çarpışmasından daha üstün çarpışan bir kimse görmedim, dedi.

Ebû Dücâne’de:

— Rasûlullah’ın kılıcına saygı gösterdim de onu kadına vurmadım, dedi.[21]

MESCİD-İ AKSA, MESCİD-İ NEBİ VE MESCİD-İ HARAM’DA KILINAN NAMAZLARIN FAZİLETİNDEN BAHSEDELİM

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Buhari ve Müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

لاَ تُشَدُّ الرِّجَالُ اِلاَّ فِى ثَلاَثِ مَسَاجِدْ

1- اَلْمَسْجِدُ الْحَرَامْ

2- وَ مَسْجِدِى هَذَا

3- وَالْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى

“Ancak şu üç mescid için yola çıkılır:

Mescid-i Haram, benim mescidim ve Mescid-i Aksâ.”

Başka bir rivâyette ise şöyle buyuruyor:

“Mescid-i Aksa’da kılınan bir vakit namaza beşyüz, benim mescidimde kılınan bir vakit namaza bin, Mescid-i Haramda

kılınan bir vakit namaza ise bire yüzbin ecir vardır.”

Deniliyor ki:

Mekke’de tutulan bir günlük oruç, başka yerde tutulan yüzbin oruca, orada verilen bir sadaka başka yerde verilen yüzbin sadakaya, orada işlenen hayır ve iyilikler başka yerde işlenenlerin yüzbin katına eşittir.

Kâbe’yi 7 kere tavaf etmek bir umreye üç umrede bir nâfile hacca bedel olur.

Peygamber Efendimiz bu konuda:

Mezardan ilk önce ben kalkacağım. Kalktıktan sonra Bâki mezarlığa geleceğim; orada yatanları yanıma alacağım. Daha sonra da Mekke’ye geleceğim ve iki Harem arasında yani Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebî arasında haşrolunacağız. (İhya-u Ulûmiddin).[22]

Kâbe’nin bu tamiri sırasında şöyle bir mühim hâdise vuku bulmuştur:

Hz. Peygamber, Amcası Abbas ile taş taşıyorlardı. Hz. Abbas ona ihramını çözerek omzuna koymasını, bu suretle taş taşırken omzunun incinmemesini söyledi.

Hz. Peygamber de onun bu tavsiyesi üzerine ihramını toplayarak omzuna koymuştu. Fakat vücudu açılınca birden bire yere düştü, kendinden geçti. Kendisine gelince üzerine ihramını alarak açılan kısımların örttü. Sonra Ebû Tâlip, bu işe merak etmiş ve hâdiseyi Peygamber Efendimizden sormuş, Peygamberimizde şu cevabı vermişti:

— İhramımı toplayıp omzuma koyduğum zaman vücudum açılınca şöyle bir ses duydum:

— Yâ Muhammed! Âzânı setret. Sen bir peygambersin; bu sana yakışmaz.

Peygamberimizin gâipten duyduğu ilk ses bu idi. Kâbe’nin bu tamiri sırasında Peygamber Efendimiz  35 yaşında idi. Bütün bunlar, bi’setten önce Rasûl-ü Ekrem’in kavmi arasında ne kadar şerefli bir mevkii olduğunu pek sarih bir sûrette göstermektedir.[23]

HZ. HAMZA’NIN ŞEHİD EDİLİŞİ, KEFENLENMESİ VE CENAZE NAMAZI

Bedir savaşında kardeşini ve yakınlarını kaybeden Ebû Süfyan’ın karısı Hind, keskin bir nişana sahip olan Vahşi’ye büyük vaadler yaparak Hz. Hamza’yı öldürtmek üzere kiraladı ve Uhut Savaşında da bu emeline kavuştu. Hz. Hamza’nın uzuvlarını keserek burnunu ve kulaklarını bir gerdanlık gibi takarak salladı.

Hz. Safiyye’nin getirdiği iki hırkadan genişçe olanına Hz. Hamza, diğerine de Hz. Hz. Hamza’nın yanında vurulup şehid düşen bir ensâri sarıldı.

Zübeyr b. Avvam der ki: “Annem, yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

— Bunları kardeşim Hamza için getirdim. Onu buna sarınız, dedi.

Hırkalara sarmak için Hamza’nın yanına vardık. Hamza’nın yanında Ensar’dan bir şehit vardı. Hamza’yı iki hırkaya sarıp Ensâri’yi kefensiz bırakamazdık. Bu hırkanın birisi Hamza’nın birisi de Ensâri’nin dedik. Hırkanın biri ötekinden büyük olduğu için aralarında kura çektik. Hz. Hamza’ya düşen hırka, Hz. Hamza’ya kısa geldiğinden baş tarafını örtünce, ayakları açılıyor; ayaklarına doğru örtünce de baş tarafın açık kalıyordu. Peygamberimiz, hırkanın baş tarafına çekilmesini, ayaklarının “İzhir” otlarıyla kapatılmasını emretti.

Peygamberimiz, başını kaldırıp ashabına bakınca, onların ağlamakta olduklarını gördü.

— Onlara niçin ağlıyorsunuz? diye sordu.

— Yâ Rasûlellah! Amcana geniş bir kefen bulamadık da onun için ağlıyoruz, dediler.

Kefen kıt, şehidler çok olduğu için yerine göre, bir kefene iki-üç kişi sarıldı. Şehidler, Hz. Hamza’nın yanına getirildikçe Peygamberimiz, Hz. Hamza ile birleştirerek onun namazını kıldı. Böylece Hz. Hamza’nın üzerine 70’ten fazla namaz kılınmış oldu.

Peygamberimiz, Uhut günü şehidlerin üzerinde bulunan silahları, zırhları, kan bulaşmamış kürkleri soyulduktan sonra kanları ve kalan elbiseleriyle gömülmelerini emretti. Ensar:

— Yâ Rasûlellah! Şehidlerimiz pek çok ne yapalım? Bize ne buyurursunuz? dediler. Peygamberimiz:

— Derin ve geniş kabirler kazınız. Her kabre ikişer-üçer koyunuz, buyurdu.

Önce hangilerini koyalım, diye sordular. Peygamberimiz, en çok Kur’an bileni önce koyunuz, buyurdu.

Hz. Hamza’yı, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali ve Zübeyir b. Avvam indirdi.

Peygamberimiz kabrin başına oturdu.

Abdullah b. Cahş ve Hz. Hamza aynı kabre konuldu. Hz. Hamza Abdullah b. Cahş’ın dayısıydı.[24]

Şimdi sizlere, söz Abdullah b. Cahş’dan açılmışken, birazda ondan bahsedelim:

UHUT GÜNÜ ABDULLAH B. CAHŞ İLE SA’D B. EBÎ VAKKAS’IN BİRBİRLERİNE ÂMİN DEMELERİ

Uhut gününün sabahında Abdullah b. Cahş Sa’d b. Ebî Vakkas’a:

— Biraz benimle gelmez misin? Allah’a dua edelim de, birbirimizin dileklerine âmin diyelim, dedi.

Uhud’un tenha bir köşesine oturdular. Sa’d b. Ebî Vakkas:

— Yâ Rab! Bu gün düşmanla karşılaşınca beni, son derece kinli, kızgın, harpçi bir adamla karşılaştır. Senin yolunda onunla çarpışayım, o da benimle çarpışsın. Sonra ona karşı bana zafer et, onu öldüreyim. Elbisesini soyup alayım, diyerek dua etti. Abdullah b. Cahş âmin dedi.

Sıra, Abdullah b. Cahş’a gelmişti, o kıbleye dönerek ellerini semâya kaldırdı ve şöyle dua etti:

— Allah’ım! Bana bugün son derece kinli, kızgın, harpçi bir adanla çarpışmak

nasip eyle. Senin yolunda çarpışayım. O’da benimle çarpışsın ve beni şehid etsin. Elbisemi soysun sonra da burnumu, kulağımı kessin. Sana kavuştuğum zaman:

— Ey Abdullah! Burnun ve kulağın nerede kesildi? diye bana sor. Ben de:

— Yâ Rabbi! Senin ve Rasûlü’nün yolunda kesildi, diyeyim. Sen de doğru, söyledin diyerek beni tasdik edesin Allah’ım! diye dua etti ve Hz. Sa’d bir ara âmin desem mi demesem mi diye tereddüt edince:

— Ben, senin duana âmin dedim, sen de benimkine âmin desene, diye Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas’a sitem edercesine çıkıştı. Sa’d b. Ebî Vakkas, isteksiz bir şekilde âmin, dedi.

Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:

— Vallahi! Abdullah b. Cahş’ın duası benimkinden hayırlıydı.

Gündüzün sonuna doğru onun kulak ve burnunu bir ipe dizili olarak gördüm. Ben de müşriklerden falan kişiyle çarpıştım ve onu öldürdüm.

Abdullah b. Cahş bu duayı Peygamberimize de anlatmıştı. Abdullah b. Cahş’ın duası kabul olunmuş, dünya da cesedine yapılmasını istediği şeyler yapılmış, ahirette de istediği şeylerin olacağı bundan belli olmuştu.

Abdullah b. Cahş’ı, Ebû’l-Hakem b. Ahnes şehid etti. Şehid edildiğinde Hz. Abdullah 40’ını geçmişti.[25]

HURMA DALININ KILIÇ OLUŞU

Uhut gazasında çarpışırken Abdullah b. Cahş’ın kılıcı kırılınca Peygamber Efendimiz, ona bir “Urcun” yani hurma dalı verdi. Dal Abdullah b. Cahş’ın elinde bir kılıç oldu ve Abdullah b. Cahş şehit düşünceye kadar bu kılıcı kullandı.

“Urcun kılıcı” diye adlandırılan bu kılıç, Abdullan b. Cahş’ın varislerinden Bağdat’ta Halife Mu’tasım Billah’ın beylerinden bir Türk beyi 200 dinara satın aldı.[26]

PEYGAMBERİMİZİN UHUTTA YARALANMASI

Uhutta, müslümanların dağıldığını gören müşrikler, Peygamberimizin yanına kadar sokulmuşlardı. Peygamberimizi öldürmek için and içen müşriklerden Utbe b. Ebî Vakkas’ın attığı taşlar Peygamberimizin yüzüne isâbet etti. Alt dudağı yaralandı. Alt çenesinin sağ yanındaki Rebâiye yani kesici dişi kırıldı.

Ebû Sâid el-Hudrî der ki:

— Rasûlullah’ın şakaklarına kim vurdu, diye sormuştum.

İbn-i Kamia! denildi.

— Alnını kim yardı? diye sordum.

İbn-i Şihap! denildi.

— Dudağına kim vurdu? diye sordum.

Utbe! denildi.

İbn-i Kamia:

— Gösteriniz bana Muhammed-i, onun hakkında benim andım var. Onu görürsem öldüreceğim! diyerek, Peygamberimizin yanına gelmişti.

Peygamberimizin üzerinde iki zırh vardı. Önünde müslümanları düşürmek için Ebû Âmir tarafından kazılmış derince bir çukur vardı. Bu çukur, Peygamberimizi, İbn-i Kamia’dan uzak bulundurduğu, üzerindeki zırh da iki kat olduğu için, İbn-i Kamia’nın kılıç darbesi Peygamberimize fazla tesir etmedi. Kendisinin çukura düşmesi de orada korunmasına ayrıca vesile oldu.

Ebû Bâşîr-i Mâzini:

— Uhut günü, İbn-i Kâmiâ’nın kılıcını kaldırınca, Rasûlullah’ın önündeki çukura, yanı üzerine düştüğünü ve gözlerden kaybolduğunu görüp feryad ettim. Müslümanların hemen ona doğru koştuklarını gördüm, der.

İbn-i Kamia’nın kılıç darbesiyle Peygamberimizin sağ omuzu yaralandı.

İbn-i Kamia:

— Al bunu benden! Ben, İbn-i Kamia’yım, diyerek kılıcını vurup yüzünü yaraladığı zaman, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle beddua etti:

— Allah, seni zelîl ve perişan etsin.

Yine İbn-i Kamia’nın kılıç darbesinden, Peygamberimizin başındaki miğfer parçalanmış, miğferin halkalarından ikisi, Peygamberimizin yanağının yukarısına yani, şakaklarına batmıştı.

Peygamberimiz, ensar ve muhacirler arasında sahabelere dayanarak Şıb’de kayalığına doğru ilerledi. Hz. Ali, Şıb’ın ağzına vardıkları zaman, Peygamberimize su getirdi. Onunla yüzünün kanını yıkadı.

Ağzını çalkaladı. Ağzından çıkardığı su, kanla karışıktı. Peygamberimiz (s.a.v.), başına su döktürürken:

— Allah’ın gazabı, Rasûlünün yüzünü kana boyayan kimseler hakkında şiddetli oldu, buyurmuştur.

Peygamberimiz yaralı ve rahatsız olduğu için öğle namazını oturarak kıldı. Sahâbe de arkasında oturarak kıldı.[27]

İşte İslâm, bugüne böyle mücadelelerle gelmiştir.

İslâm, fedâkarlık ister!

İslâm, mal ister!

İslâm, can ister!

Allah-ü Teâlâ Kur’an-ı Keriminde şöyle buyurmaktadır:

اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَ اَمْوَالِهِمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِى سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ وَ يُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْرَيةِ وَ اْلاِنْجِيلِ وَ الْقُرْاَنِ وَ مَنْ اَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِى بَايَعْتُمْ بِهِ وَ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe Sûresi, Âyet: 111.

TALHA BİN UBEYDULLAH’IN ŞEHÂDETİ

Hz. Talha (r.a.) anlatıyor:

مَنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَ مِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَ مَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” Ahzâb Sûresi, Âyet: 23.

Âyet-i Celîlesinde şehid olmayı bekliyenlerin kimler olduğunu sahabeler olarak soramıyorduk. Bunu bir Ârâbi’den sormasını istedik. Ârâbi bunu Rasûlullah’a sordu. Rasûlullah (s.a.v.) cevap vermekten kaçındı. Ârâbi tekrar sordu. Rasûlullah

(s.a.v.) yine cevap vermeye yanaşmadı. Ârâbî tekrar sordu. Rasûlullah (s.a.v.) yine cevap vermekten kaçındı. Sonra ben mescidin kapısından çıktım, üzerimde yeşil bir elbise vardı.

Peygamber Efendimiz, beni görünce:

وَ مِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ

“Bir kısmı ise şehid olmayı bekliyor”

Bu şehid olmak için sırasını bekleyenlerin kimler olduğunu soran nerede? diye sordu. Ârâbi, benim yâ Rasûlellah! Buradayım, dedi. Rasûlullah (s.a.v.) beni göstererek:

— İşte bu, şehid olmayı bekleyenlerden birisidir, buyurdu.

Hz. Âişe (r.a.)’de şöyle anlatır:

— Hz. Ebûbekir bir gün, Rasûlullah’ın (s.a.v.) yanına girdi. Rasûlullah ona:

— Ey Ebûbekir! Sen, Allah’ın cehenneminden azad ettiği kişisin, demiştir.

Ondan önce kimseye “Atîk” ismi verilmemiştir.

Sonra Tahla b. Ubeydullah içeri girdi. Rasûlullah (s.a.v.) ona:

— Ey Talha! Sen şehid olmayı bekleyenlerdensin, demiştir.[28]

MUS’AB B. UMEYR’İN ŞEHİD EDİLİŞİ

Uhut savaşının tam kızıştığı bir sırada, müslümanlar, oraya-buraya dağıldıkları zaman, Mus’ab b. Umeyr, Peygamberimizin yanından hiç ayrılmıyordu. Bir ara İbn-i Kamia, atlı olarak Peygamberimizin yakınına gelmişti.

— Gösteriniz bana Muhammed’i! O kurtulursa, ben kurtulmayayım! diyerek bağırıyordu.

Mus’ab b. Umeyr, yanında bazı müslümanlarla, yanında Nesîbet’ül Mâziniyye olduğu halde, İbn-i Kamia’nın önünü kesti.

İbn-i Kamia, Nesîbet’ül Mâziniyye’nin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi (O’da İbn-i Kamia’ya müteaddit darbeler indirdiyse de, üzerinde iki kat zırh bulunduğundan tesir etmedi). İbn-i Kamia, Mus’ab b. Umeyr’in sağ elini kesti. Mus’am sancağı sol eline aldı.

İbn-i Kamia, Mus’ab’ın sol elini de kesti. Mus’ab kollarıyla sancağı göğsüne bastırdı. İbn-i Kamia, mızraklayıp vücudunu delince, Mus’ab yıkıldı e sancak yere düştü. Mus’ab şehid olunca, Peygamberimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali çarpışmaya gidince de, onu sonuna kadar Ebü’r-Rum taşıdı, elinden bırakmadı.

Rivayete göre:

Mus’ab şehîd düşünce sancağı Mus’ab’ın sûretinde bir melek aldı.

Peygamberimiz:

— Gel ey Mus’ab! diye ona seslendiği zaman melek, Peygamberimizi dönüp:

— Ben Mus’ab değilim yâ Rasûlellah, demişti.

Peygamberimiz, onun bir melek olduğunu, kendisine yardım için geldiğini anlamıştı.

İbn-i Kamia, Mus’ab-ı  şehid edince, müşriklerin yanına dönmüş ve Muhammed’i

öldürdüm, diye bağırmıştı. Mus’ab b. Umeyr, Peygamberimize çok benziyordu.[29]

PEYGAMBERİMİZ MUS’AB B. UMEYR’İN BAŞINDA

Peygamberimiz, şehidler arasında kısa bir hırka içerisinde serilmiş yatmakta olan Mus’ab b. Umeyr’e rastladı. Ve yanına gelince:

مَنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَ مِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَ مَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” Ahzâb Sûresi, Âyet: 23. Âyetini okudu.

Peygamberimiz, Mus’ab b. Umeyr’in üzerindeki dabaklanmamış Koç postunu görünce:

— Bakınız şu yiğide ki, Allah, onun kalbini nurlandırdı da o, anne ve babasının yanında sizin görmediğiniz yiyecek ve içeceklerin en iyileriyle beslenmekte olduğunu görüp dururken, Allah ve Rasûlünün sevgisi ona anne ve babasını bıraktırdı.

Ve şöyle dedi:

— Ey Mus’ab! Ben, seni Mekke’de gördüğüm zaman, senden daha ince ipek elbise giyen, senden daha uzun saçlı bir yiğit yoktu. Şimdi sen, bir hırka içinde saçı-başı karma karışık bir haldesin, buyurdu.

Peygamberimiz tekrar Mus’ab b. Umeyr ve diğer şehidlerin başında durarak:

— Ben, sizin Allah katında diriler olduğunuza şâhidim, dedi. Sonra yanındaki sahabilerine:

— Bunları, ziyâret ediniz ve selâmlayınız. Varlığım, kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bunlar kıyâmet gününe kadar, kendilerini selâmlayanlara mukabele ederler, buyurdu.

Habbab b. Eret der ki:

— Mus’ab b. Umeyr, Uhut günü şehid edilince kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunmadı. Hırkayı, baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı. Rasûlullah (s.a.v.) bize:

— Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını “Izhır” otlarıyla kapatınız, buyurdu.

Mus’ab b. Umeyr’i, Peygamberimiz (s.a.v.) ilk akabe biatından sonra Medinelilere Kur’an okutmak, islâmiyeti, islâm dininin hükümlerini öğretmek üzere Medine de vazifelendirmişti.

Mus’ab b. Umeyr, İslâm dininin Medine’de yayılmasında büyük başarı gösterdi.

Peygamberimiz, onu Ebû Eyyûb el-Ensâri ile kardeş yapmıştı.

Âmir b. Rebîa der ki:

— Mus’ab, müslüman olduğu günden, şehid düştüğü güne kadar benim dostum ve arkadaşımdı. Habeşistan’a  her iki hicrette de bizimle birlikte yola çıkmıştı.

Ben, onun kadar güzel huylu ve onun kadar davranışı ve anlayışı güzel bir kimse görmedim, dedi.[30]

TALHA B. UBEYDULLAH’IN UHUT SAVAŞINDA YARALANIŞI VE PEYGAMBER EFENDİMİZİN DUASIYLA İYİLEŞMESİ

Uhut savaşında, müşriklerin keskin nişancılarından olan Mâlik b. Zübeyr, Peygamberimizi nişan alarak bir ok attı. Bu okun Peygamberimize isâbet edeceğini farkeden Talha b. Ubeydullah,

Peygamberimizi korumak için elini oka karşı tuttu. Ok parmağına değerek elini çolak yaptı. Yalnız şehâdet parmağı sağlam kaldı.

Başka bir rivâyette: Peygamberimize oku müşriklerin ünlü okçularından Hibban b. Arikan’ın attığı ve:

— Al bunu ben Arikan’ın oğlundan, diyerek oku atınca, Peygamberimiz ona:

— Allah, senin yüzünü cehennem ateşine yaslasın, diyerek lânet ettiği söylenir.

Hz. Talha, elinden vurulunca, acısına dayanamayarak kökünü kazıdı, deniliyor.

Peygamber Efendimiz:

— Eğer “Bismillah” deseydi, halkın gözleri önünde cennete girerdi, buyuruyor.

Hz. Talha’ya da:

— Eğer “Bismillah” deseydin, halk bakarken melekler seni göklere yükseltirdi, buyurdu.

Yine Peygamber Efendimiz:

— Yeryüzünde gezen cennetlik bir adama bakmak isteyen, Talha b. Ubeydullah’a baksın, buyurdu.

Peygamberimiz yine, onun hakkında:

— Uhut günü, yeryüzünde sağımda Cebrâil, solunda Talha b. Ubeydullah’tan başka yakın bir kimse bulunmadığını gördüm, buyurmuşlardır.

Talha b. Ubeydullah’ın baş ve gövde damarlarından birisi kesilmişti. 66 yerinde yarası vardı. Gövdesinin her yerinden

yaralanmıştı. Dırar b. Hattab iki darbe indirmişti. Talha çok kan kaybetmişti. Ve bayılmıştı. Hz. Ebûbekir, Peygamberimizin yanına gelince, Peygamberimiz ona:

— Amcanın oğlu ile ilgilenmeni sana tavsiye ederim, buyurmuştur.

Hz. Ebûbekir, gidip onu baygın bir halde buldu, yüzüne su serpince ayıldı.

ZÜLFİKAR GİBİ KILIÇ, ALİ GİBİ YİĞİT BULUNMAZ

Uhut savaşında Peygamberimiz, müşriklerden bir birliğin kendisine doğru ilerleyip geldiğini görünce Hz. Ali’ye:

— Hücûm et onlara! Buyurdu. Hz. Ali, hücum edip onların hepsini dağıttı. Amr b. Abdullah-ı Cümâhi’yi öldürdü. Peygamberimiz, başka bir birliğin gelmekte olduğunu görünce, Hz. Ali’ye:

— Hücum et şunlara! Buyurdu. Hz. Ali hücum edip onları da dağıttı. Ve Şeybe b. Mâlik’i öldürdü. Cebrâil (a.s.):

— Yâ Rasûlellah! Bu sizin için yapılan iyilik ve civanmertliktir, dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.):

— O bendendir, ben de ondanım, buyurdu.

Cebrâil (a.s.):

— Bende her ikinizdenim, cevâbını verdi ve o sırada şöyle bir ses işittiler:

— Ne zülfikar gibi bir kılıç var, ne de Ali gibi yiğit.

Muhibbû’t-Taberi’nin, Hadrami’den nakline göre:

— Uhut günü, Hz. Ali’nin eli yaralanınca, sancak elinden düştü. Peygamberimiz:

— Ali onu sol eline alsın. Çünkü kendisi benim dünyada ve ahirette sancaktarımdır, buyurdu.[31]

HZ. HANZALE’NİN ŞEHİD DÜŞMESİ

Uhut savaşında, müşrikler bozulup dağıldıkları sırada, Hanzala b. Ebû Âmir, Ebû Süfyan’ın önünü kesti. Atının bacaklarına vurdu. At kuyruğunu iki bacağı arasına sokup arkasına çökünce, Ebû Süfyan yere düştü ve şöyle bağırdı:

— Ey Kureyş Cemâatı! Ben Ebû Süfyanım! Hanzale, beni kılıçla boğazlamak istiyor, dedi. Birçok kimse onunla ilgilenmedi. Fakat arkadan Şeddad b. Esved b. Şuab gelerek Hanzale’yi arkasından

mızrakladı. Hz. Hanzale mukabele etmek istediyse de ikinci bir darbe ile yere düşüp şehid oldu. Ebû Süfyan kalkarak kaçtı. Ebû Süfyan bunu Bedir’de öldürülen oğlu Hanzale’nin intikamı olarak görüyordu.

Hanzale şehid düşünce Peygamberimiz:

— Ben Hanzale’yi meleklerin gökle yer arasında gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm, buyurdu.

Ebû Üseydi’s-Sâid-i der ki:

— Gidip Hanzele’ye baktık, başından yağmur suyu akıyordu. Döndüm bunu Rasûlullah’a haber  verdim.

Rasûlullah haber gönderip Hanzale’nin hanımından bunun sebebini sordu. O’da, Uhud’a çıktığı zaman Hanzale’nin cünüp olduğunu söyledi.

Hanzale, Uhud’a yetişmek için gerdeğe girdiği gecenin sabahında acelesinden gusletmeyi unutmuştu.[32]

Mevlâ, Uhud şehitlerinin şefâatına bizleri de nâil eylesin! Âmin.

[1] – F. Yılmaz YÜCELER’in “Mini Hac Rehberi”den aldım.

C:2, S: 392.

[2] – Envar’ul Aşıkın, S: 544.

[3] – İmam Ahmed.

[4] – Buhari, Müslim.

[5] – İhya, C:1, S: 689.

[6] – Tac Tercemesi, C: 2, S: 220.

[7] – Şifâ-i Şerif (F. Yılmaz Yüceler’in Hac Rehberinden aldım.)

[8] – Hac ve Şiirleri, S: 34.

[9] – Asım Köksal, Dini ve Ahlâki Sahbetler, S: 265-266.

[10] – Mecma’ul Ahber, S: 91.

[11] – Hac Rehberi, S: 181.

[12] – Hac Rehberi, S. 182.

[13] – Bkz. Tıbyan Tefsiri, C: 1, S: 97-100’e kadar.

[14] – İbn-i Mâce, C: 1, S: 420-421.

[15] – Tergib, C: 2 S: 167.

[16] – İhyâ-u Ulûmiddin, C: 1, S: 685.

[17] – İlhyâ-u Ulûmiddin, C: 1, S: 685.

[18] – Bkz. Tibyan Tefsiri, C: 1, S: 106.

[19] – Büyük Ahidler, S: 292-293.

[20] – Büyük Ahidler, S: 293.

[21] – Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 3-4, S: 117-121.

[22] – İrşad Meclisleri, C: 1, S: 429.

[23] – Osman KESKİOĞLU, Hâtem’ül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, S: 51-52.

[24] – Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi (Medine Dönemi), C: 3-4, S: 209, 210, 211, 212.

[25] – Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 4-5, S: 133-134.

[26] – Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 3-4, S: 122.

[27] – Asım KÖKSAL, İslâm Târihi, C: 3-4, S: 182.

[28] – Âsım KÖKSAL,            İslâm Târihi, C: 3-4, S: 151-152.

[29] – Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 34, S: 136.

[30] – Âsım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 3-4, S: 213, 214, 215.

[31] – Âsım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 3-4, S: 143, 144.

[32] – Âsım KÖKSAL, İslâm Tarihi, C: 3-4, S: 123.

Dere Kur'an Kursu Personeli

İletişim Bilgileri

Yetkili Kişi
Şahin Balaban - Kurs ve Yurt Yöneticisi
Adres
Dere Aşıklar Mh. Tepehan Sk. No:17/A Meram/Konya
Telefon Kurs:0332 3285018 - Gsm:05362295333 Fax 0332 3285410 E-mail sahinbalaban@hotmail.com

Ulaşım Bilgileri

Ziyaretçi Sayacı